ŞİİRLER
SOĞUK NEVALE
Beni katlayıp dizme raflara
eritebilirim içindeki demir çağını
atma okunmuş gazete gibi
ekmeğine sar, sofrana ser
kaşığından yağ damlat üzerime
Durma karşımda
susarak kaldığın uzun yılları
biraz daha bas gaz pedalına
göstergenin sonuna dayansın ibre
parçalansın lastikler altında
yanıma otur bir şeker daha at çayına
iç içebiliyorsan bu hızda
Kuaförün kesip attığı saçlarını
bırak, artık kimin umurunda kesilmiş
bir tutam saç
çimleri biçilmiş bahçeni ver
büyüt saçlarını rüzgarıma
yelken ol
Ol.
İbre sona dayandığında
soğur rüzgarda o çay..
KAR
Biliyorlardı dağlılar
kar, eski izsiz uygarlığıdır sessizliğin
unutmuyorlardı
kar külüdür sular..
göğün yüzü tülendiğinde
beklenendi, geldi. üç kez önce doruklara
köyün tek sokağına,çatılara
çocuğunu gömen anne hüznüyle
yağmurdan eğilmiş dallara, dallarda titreyen
hasan kahya kuşlarına,mektuplara, zarflara
resim dersinde tık tık kalem vuruşlarıyla
kar değil de taş yağıyormuşçasına kar resmi çizen
çocukların lastik pabuçlarının yırtıklarından
yün çoraplar içindeki ayaklarını morartıncaya değin
her yeri doldurdu, kefenledi hayatı
camlara bile tırmandı kar...
dağlıların ‘karda cana dokunulmaz’lık öyküleri
bir ud tınısı gibi kardan kalan boşlukları doldururken
bu kar kalesinde nedense ben, kar yakacak çiçeklerle
ne zaman biteceğini düşünüyorum kalebentliğimin
kar ki en eski izsiz uygarlığı sessizliğin..
DAĞ VE KAR
Anıların kabuğunu yolduğum
Bu her şeye kanlandığım saat
Soruyorum kar tutmuş suskunluğuma
Hangi kanda açar hangi çiçek
Nereye yürürsen yürü
... dağ.
Sevmenin ölümü
Hangi tabuta sığar kalbimden başka
Hangi doğuya...
Her şey ay ışığında
yağan kar...
İTGÜLLERİ
Bu gece kar
yorgun bir geyik
yıkılacak dağ arıyor kendine...
İçimde itgülleri
incecik bir rüzgarda
dışarımda kalırken
çaya bandırılmış çingene karanfilin
jiletten balık gözlerini
aklıma bile gelmemişti seveceğim
böyle buruk, kıyıcı doluşurken içime
yıkılıyor üstüme gecenin
yorgun geyiği..
Karın bu sonsuz öyküsünde
üşümeden göğsümüzdeki kırlangıç
Geldiğim yer
dağ başında
tek başına kalmış ahlatın gölgesi
tepeleme yığılı kar öyküleri
ürktüğüm kadar yalnızlık
çöle varır ıssızlığı
(Kar ne kadar ıssızlıksa
o kadar çöl...)
Baktığım yer
kent cıngılı
benzemiyor rüzgarın uğultusuna
kim bilir kaç dağ var o kentin içinde
çölü aşmış kaç sırlı kapı...
Her aynaya bakışımızda
üşüyorsak, kar yalnızlığımız
terliyorsak çöl.
Kim bilir
kaç aynalı kapı var o kentte
her yalnızlığın kendine çıktığı..
(çöldeydim buzdandım
zamansızlığa çıktım.)
SIKINTI
Kovalarla su döküyorsun sobaya
kar savuran rüzgara açıyorsun bütün pencereleri
testiler çeviriyorsun ağzına, içtiğin su değil
kazanlarca kaynamış yağ sanki!.
Bitmiyor sıkıntının sevinci yağmalaması.
Bakışının menzilinde başka dünyalar
sarıldığın hiç bir şiirde içine varmıyor
kim düğümledi bu yolları denizleri kim kuruttu
kim saldı seni bir karafatma gibi
kum ovalarının sonsuzluğuna
mayına basmış kanlı uçurtma
burada mı aradığın mavi deniz lekesi
nereden takıldın acının sınır tellerine.
gördün işte kanında kendini seyreden eliği
yaşadığın sürekli bir deniz çekilmesi...
yalan bu tipi bu kanırtan sessizlik
her mevsim başı değişen dağ değil
pencerene asılmış duvar kağıdı sanki
yaşadığın günde rüya kadar izi yok
kanatları yağlı boyaya bandırılmış kelebek
yarandan eskiydi hep deşileceğin bıçaklar
payına düşen ortalama hayat, usandıran aynılık
çırpınsan biraz daha
hayata sürtünmekten tutuşacaksın
tutuş!.
UZAK TAY
Yaz yoksulu üşüyen kalbimle
sevgilim diyorum, dağılıyor
buzuluma yatan kırlangıç
soruyorum kendime, bir ceset
ne kadar yaşayabilir daha...
Hayatı şarkı gibi yaşayanlar vardı
alışkanlıklar çölünü yeşertenler
gülüşlerinde bu dağları eriten onlardı
neredeler..
Gecenin uzak yerindeyim şimdi
Nasıl yaşanır bu azlıkta
en yakın çiçek bir mevsim uzak/tayken
yaz yoksulu üşüyen kalbimle
bir top kar olup o kederli geyiğin
kalbine bindimde geldim
size. kendime belki de..
Unuttum hangi yanlışın yalnızı olduğumu....
ÖYKÜLER
AYNALAR
“bir kurt nasıl kuşanırsa öyle kar günlerini
aynalar kuşanıyor aynadaki tenini...”
Hilmi Yavuz (ten sonnet’si -Ayna Şiirleri)
Dali, kalemini eline alıp karalama kağıtlarına önce bir çöl çizdi. Sonra kurumuş bir kaktüs ağacı... Derken küçük küçük tepeler... Çöle ait ne varsa çiziyordu. Kurumuş otlar, akrepler... Bir iskelet eksik kalmıştı.
Okuduğum Red Kit çizgi romanlarındaki çöl sahnelerini andırıyordu kalemle çizilen çöl.İnek başı çizeceğini sandığım Dali, bir deve iskeleti konduruverdi resme son olarak. Beni görmüyordu. Yanındaydım oysa. Gözlerini kısıp pencereden içeriye doluşan gün ışığını süzmeye başladı.Bulutsuzdu hava. Güneşin bütün ışınları sanki Dali’nin atölyesine doluşuyordu.Kalemi bırakıp tuvalin karşısına geçti.Karalama kağıdına çizdiği her şeyi tuvale boyamaya başladı bu kez. Sıra tam deve iskeletini çizmeye gelince biraz düşündü. İzliyordum. Gövdesinden başladı çizmeye. O çizerken ben kemiklerini sayıyordum devenin. Gövdesini bitirince gövdemin bittiğini, izleyen benden eksildiğini duyumsuyordum. Derken ayaklarım eksilmeye başladı. Dali resmi bitirmenin sevinciyle imzasını atmaya başladığında ben artık Dali’yi resimdeki deve iskeletinin göz çukurlarından izliyordum.
Resim sergisinde herkes benim göz çukurlarıma hayranlıkla bakarken, ben şaşkınlıktan ölü bir deve iskeleti olmanın sancısını yaşıyordum. Bir yere bağlı kalıp da iplerden kutulamamanın sıkıntısı... Resme bakan hiç kimse de farkımda değildi.
Kan ter içinde uyandım. Çölde bir deve iskeleti, hem de tuvalde bir deve iskeleti olmadığımın farkına varınca baharı karşılayan kardelen çiçekleri kadar sevinç duydum. Ne güzeldi insan olmak. Bir tuval olmamak... Bir iskelet olmamak tuvalde, ne güzeldi...
Sevincim uzun sürmedi. Uyandığım odada baktığım her yerde kendimi çırıl çıplak bulduğumu fark edince sevincim şaşkınlığa bıraktı yerini. Yere baktım. Yerler aynadandı. Karşı duvarlara baktım, aynadandı. Tavana baktım, aynadan... Karşılıklı bütün duvarlar aynadan... Ne çok ben vardı, ne çok ayna... Sise benzeyen soluk bir ışık aydınlatıyordu odayı. Kapıyı arandım, pencerelerini, soba deliklerini...
Aynadan bir kutunun içindeydim. Kendime ait bir eşya aradım. Bu kutuda yuvarlak, sarı kurmalı saatimden başka bana ait hiçbir şey yoktu. Ayna ve saat... ‘Deliyor muyum acaba?’ diye düşündüm. Nereye baksam sonsuzdum. Gözlerimi tavana diktiğimde iç içe geçmiş sonsuz tane yüzüm oluyordu. Odanın içinde yürümeye çalışsam sonsuz tane bacaklarım oluyordu. Duvardan duvara koştum. Aynadan aynaya...
Bendim hepsi.
İnsan ne kadar bakabilirdi ki kendine... Aynalarda hayallerini görebilir miydi insan? Gözüm aynalara açıkken hiçbir şeyin düşünü kuramıyordum. En sonunda yoruldum usandım kendime bakmaktan. Boylu boyunca yere uzanıp gözlerimi yumdum kendimi görmemek için.
Önceki gün pazara gidecektim. Traktör gelemeyince gidememiştim. Karın gittikçe yükseldiğini görünce, çocuklara bu gün için okula gelmemelerini söylemiştim. Onlar da yitip gitmişlerdi kar taneleri arasında evlerine doğru. Bahçedeki fındık ağaçları arasından bakakalmıştım arkalarından. Okulun önündeki derenin sesinden başka hiçbir şeyin sesi duyulmuyordu. Her şey sesini yitirmişti. Kar hayat belirtisi olabilecek bütün sesleri emip sulara taşımıştı sanki. Suları dikkatle dinleyen insan, dağın bütün kuşlarının sesini duyardı. Kurtların sesini, domuzların, çakalların, çocukların, karacaların sesini duyardı.
Kardan ağarık bir adam olarak içeri girmiştim. Bağıra bağıra ‘Karşıki dağı duman bürümüş/Ellerin mektubu gelmiş okunur/Benim yüreğime sokulur/Sokulur aman’ diye türkü söylüyordum teneke sobanın başında. Elektrikler her zamanki gibi kar tanelerini görünce kesilmişti. Bir gün önceden sobanın üstüne hamlaması için kuru fasulyeye sos hazırlamaya koyulmuştum türküden sonra. İçeride akşamın loşluğu vardı. Leşliği vardı. Bıkmıştım insansız akşamlardan. Durmadan mektup yazardım akşamları. Çoğunu göndermeyeceğim mektuplar... Uzun süredir kimsenin mektubunun da geldiği yoktu.
Fasulyeye alaca karanlıkta hazırladığım sosu tencereye boşlatıp yemeğin olmasını beklemiştim sıkıntıyla. Karnım gurulduyordu.
Kitaplarımı, okul anılarını taşıyan fotoğrafları karıştırdımsa da yemekten başka bir şey düşünemiyordum. Fareler dokunmuyordum. Bir canlı soluğu olması anlamlı geliyordu saçma da olsa. Aramızda anlaşma vardı sanki. Kitaplarıma dokunmuyorlardı hiç. Ancak hole bıraktığım ekmekleri yiyorlardı. Bir arkadaşa beş sayfa dolusu fareleri anlatan bir mektup göndermiştim. Farelerden bahsedene kadar anlamıyordu yalnızlığımı. Mektuba cevapta ‘anladım’ diyebilmişti. Çok mu zordu anlamak?..
Zordu...
Yemeğimi yedikten sonra lüksün patlak gömlekli hırıltılı ışığında bu kez yeniden baktım bilmem kaç bininci kez fotoğraflara. “Bir sincap gibi mesela..”bilmem kaç binici kez yeniden okudum Nazım’ı... Her şey aşındı. Beni ne kadar anlıyorlarsa, ben de o kadar anlıyordum fotoğraftaki yüzleri... hayvani bir duygu vardı içimde. Hayatta kalabilme duygusu.biyolojik varlığımı sürdürmekten başka hiçbir şey derin anlam taşımıyordu.
Pencereden dağın yamacında biriken karı izlerken uyuyakalmışım.
Kapıya vurulduğunu duyduğumda, irkilerek uyandım. Akşam baktığım pencerene hiç ışık gelmiyordu. El yordamıyla kapıya kadar ulaşıp açtım kapıyı. İçeriye kar yığını doluşunca kendime gelebildim. Köylülerdi. Ayakları görünüyordu kapıdan. Kar kapıyı kapatmıştı. Selamlaştık. Geceleri lojmana gelmekten korkarlardı. Dereden şeytan çıkacağına inanırlardı. Dereyi aşmadan da bana ulaşmak zordu tabi. Soba küreği ile içeriye doluşan karları attıktan sonra. Dışarıya doğru yükselen merdiven yaparak alabilmiştim köylüleri içeri. Kapıyı açık bırakmıştım ışığın girebilmesi için.bana biraz sitem ettikten sonra bir ihtiyacım olup olmadığını sormuşlardı. Evlerine götürmek istiyorlardı. “Yarın gelin. İşim var biraz.” Odunluğa çığır açmalarını istedim. Giyle dedikleri raketlerini ayakkabılarının altına taktıktan sonra odunluğa çığır açıp gitmişlerdi. Yüzümü bile yıkamamıştım daha. Muslukları yokladım. Su donmuştu. Korka korka bodrumdan üst kata çıkar gibi tırmandım kardan merdivenin basamaklarını. Karla yüzümü ovuşturdum yıkama niyetine. Geriye dönüp çamaşır leğenini aldım. Açtıkları çığır, kar taze olduğundan taşımıyordu beni. Çamaşır leğenini raket gibi kullanarak odunluğa kırk beş dakikada varabildim. Oysa otuz metre bile değildi odunluk lojmana. Leğeni odunla doldurursam lojmana dönemeyeceğim geldi aklıma. Doldurmadan, leğeninin içine basa basa aynı sürede ulaşabildim lojmana. Karın boyu çatıyla birdi. Usanmadan da devam ediyordu yağmaya. Hem de ne yağış!.. ceviz tanesi gibiydi her biri.
Ellerim, yüzüm donmuş bir vaziyette girdim içeriye. Kapıyı kapatmadan lüksü bulup baktım son kibritlerden biriyle. Uyduruk bir kahvaltı hazırladım kendime. Kahvaltımı yaptıktan sonra yeniden yatağa uzandım. Yapacak bir şey yoktu. Hiç bir şey yoktu. Dışarısı aydınlıktı ve ben içeride lüks ışığıyla duruyordum.
Uzandığım yerden sessizliğin sesini dinlemeye başladım. Yoktu. Sesi yoktu sessizliğin. Merdiven geldi aklıma. Dışarıya çıktım tekrar. Yağan kara aldırmadan derenin sesini dinlemeye başladım. Ne kadar durdum son basamakta, hatırlamıyorum. Çok üşümüştüm. Sesleri kulağıma doldurtabildiğim kadar doldurdum. Her tarafım kar olmuştu. Donmak üzereyken içeri girdim.
İçeride üzerimi değiştikten sonra sesleri, kimlerin, hangi hayvanların seslerine benzediklerini düşündüm uzandığım yerden. Artık hiçbir sesi benzetemiyordum. Ses kalmamıştı çünkü.
Uyuyakalmışım.
Gözlerimi açtığımda yeniden karşılaştım kendi sonsuzluğumla. Hiçbir şey düşünemiyordum sessizlikten ve yalnızlıktan başka. Kapı çalındı. Ama kapı yoktu.
“Hocaaa! Aç kapıyı, mektubun var.” Hoca kelimesi duyulur duyulmaz, kapının olduğu yerden ayna erimeye başladı. Bir kapılık bir yer belirdi yalnız. Mektubu bırakıp gitti adam. Mektubu açıp okumaya başladım.
“Seni özledim.
Sesini özledim.. gülümseyişini.. gözlerinin ışığını...
Bu kent sensizliği taşıyamıyor artık.
Gelsene...
Kır çiçekleri de getir bana. Bu kentte çiçekler kokusunu çoktan yitirdi...”
Sesli sesli, tekrar tekrar okumaya başladım mektubu. Ben sesimi yükselttikçe aynalar daha hızlı erimeye başladı. Aynalar eridikçe, akşam yattığım odam, bana ait eşyalar, kitaplar, resimler çıktı ortaya.
Sesimin sıcaklığı aynaları eritti.
Mektubun sıcaklığıydı...
Aynalardan buzdandı.
BUZUN KÂBUSU
Ateşin başında ısıttığı konserveleri yerken atları seyrediyordu. Çok seviyordu atlarını. Günlerdir yol alıyordu. Yollar uzun, atlar yordundu. Dünyanın üstüne bembeyaz, kocaman bir çarşaf gerilmişti sanki. Karın kör edici beyazlığını bir atların renklerini seyrederken yırtabiliyordu. “İyi ki beyaz renkli seçmemişim atları.” diye söylendi kendi kendine. “Her şeyin beyaz olduğu bir dünyada bir de atların rengi... İyi ki atların beyazını seçmemişim.”
Yemeğini bitirdikten sonra ateşin hemen yanı başında yemlerini yerken burunlarından buharlar çıkaran atların yanına gitti. Yelelerini okşadı. “Dostlarım, yoruldunuz biliyorum. Az kaldı. Dayanın. Sıkın dişlerinizi biraz daha.” Atlara rahatlatıcı bir ses tonuyla bir şeyler söyleyip üzerlerine birer çul örttü. Kızağın üstüne serdiği tulumun içine girdi. Yıldızları seyre daldı. Geceleri uyumak için uzandığında yıldızları seyretmek, ona başka yerlerde başka insanların hâlâ yaşadıkları duygusunu yaşatıyordu.
Sabahı beklemekten başka yapacak bir şey yoktu. Oğluna yaklaşmış olmanın sevinciyle uykuya vardı.
Uyandığında güneşin ışıklarıyla göz göze geldi. Pırıl pırıldı güneş. Karın üstündeki yansımalar gözlerini kamaştırıyordu. Yansımaların gözlerini ağrıttığını fark edince atlara çevirdi gözlerini. Akşamdan kalan ateşe doğru yürüdü. Yerden bir kömür parçası alıp gözlerine doğru sürmeye başladı. Atların yanına varıp kulaklarına bir şeyler fısıldadı.
Radyo sabah haberleri anonsunu yapıyordu. “Dıt dıt dıt. Saat yedi. Demirbank iyi günler diler. Günaydın sevgili dinleyiciler. Dün akşam alınan haberlere göre; iletişim ağlarından sızan gazlardan dolayı gezegenimizin ısısı azalmaya devam edecek. Yayınlarımızı sizlere ulaştırabilmek için ülkenin en sıcak yerinden yayınımızı sürdürüyoruz. Isı azalması sürerse, istasyonumuz ülkenin dışına çıkarılacak ve yayınlarımız siz dinleyicilere çöl ülkesinden ulaştırılmaya çalışılacaktır. Gaz giderek daha hızlı sızmaya ve yayılmaya devam ediyor sevgili dinleyiciler. Daha önceki haberlerimizde de belirttiğimiz gibi, bu gazın hangi elementlerden oluştuğunu hiçbir kimyacı çözemedi. Gazın yoğunlaşması ile birlikte gezegenimizin hızla buzullaşabileceği sanılıyor. Aynı iklim kuşağındaki ülkelerde vatandaşlar buzullaşmanın önüne geçek için ormanları ateşe verdiler. Bazı petrol rafinerilerinde sabotaj girişimleri olduğu haberi resmi kaynaklarca doğrulamasa da bize ulaşmış durumda. Halk...” radyoyu kapattı. Paniğe kapılmış haber sunucusunun sesini daha fazla duymak istemedi. Atların günlük bakımlarını yapıp önlerine de yiyecek bir şeyler koydu. Kendine de kalan yiyeceklerin bir kısmıyla kahvaltı hazırladı. Kahvaltısını bitirdikten sonra atlarla konuşa konuşa onları kızağa koştu. Yerde kalan eşyalarını kızağa yerleştirdi.
“hadi gidelim dostlarım. Deeaah!” yolların çoğu gitmiş azı kalmıştı. Yıllardır kendini aramayan oğlunu bulabilecek miydi büyük kentte? Köyden büyük kente giden oğlu, ilk yıllar babasını aramış, yılda bir de olsa baba ocağına dönmüş, büyük şehre geri gitmişti. Yıllardır ne kendisinden ne de o köyden aynı kentte bulunan diğer insanlardan haber alınabilmişti. Köylüler, toplanmışlar, geri dönmeyen, kendilerini aramayan çocuklarının sağlıklarından kuşkulanmaya başlamışlar, en sonunda iyi at sürücü, yollara dayanıklı olan hayat dostu bu adamı seçmeye karar vermişlerdi. Diğerleri arasından da belki yollara bu kadar dayanabilenler çıkabilirdi. Ancak kahramanımızın atlarla arasında diğer insanların gördüğü fakat anlayamadığı bir bağ vardı. Anlıyorlardı birbirlerini. Bu bağ, atlar yorulsa da onlara güç verebilirdi.
Radyoyu açtı tekrar. Hiçbir ses gelmiyordu radyodan. “Pilleri mi bitti acaba?” diye söylenerek radyonun kapağını çıkarıp pil yatağına baktı. Biraz ileri geri çevirdi pilleri. Radyodan hafif bir cızırtı geldi. Suyu kesik bir çeşmenin sesini andırıyordu cızırtılardan sonra gelen ses. Yayın yoktu. Kısa dalga, uzun, orta, fm... hiç birinden sssssss sesinden başka ses gelmiyordu. Yabancı ülkelerin yayınlarını aradı biraz daha yavaş çevirerek ibre düğmesini. Hiçbir yerden herhangi bir ses gelmiyordu. Kapattı radyoyu.
“Az kaldı. Bugün inşallah ulaşabilirim kente. Bulabilir miyim oğlumu? Verdiği adreste mi bakalım hâlâ? Günlerce aramam gerekecek belki. Olsun. Bulayım da günlerce arayayım. O diğer insanların da nerde olduğunu biliyordur. Onları da bulurum oğlumu bulduktan sonra. Hele bir varalım...”
Aştıkları dağdan sonra kent uzaktan görünmüştü. Kente iyice yaklaşmıştı. Dakikalar sonra oğlunun soluk aldığı dünyayı soluyacaktı o da. Atlar burnundan solumaya başlamıştı su kaynatan arabalar gibi. Hızları gittikçe azalıyordu. “Dayanın aslanlarım! Az kaldı. Dayanın ha...” atların dayanacak halleri kalmamıştı. Susamıştı atlar. Acıkmışlardı. Durdurdu kızağı... Kızaktaki kovaları alıp yere indi. Atların koşumlarını söktü. Kovaları karla doldurduktan sonra bir ateş yaktı. Ateşin üstüne kovaları yerleştirdi. Durmadan karla besledi kovaları. Bir kova dolusu kar bir avuç su etmiyordu. Kar eridikçe doldurdu kovaları. Kar eridikçe doldurdu. Atlara yetecek kadar suyla doldurmayı başarmıştı. Suladı yorgun atları. Atları suladıktan sonra yem torbalarını boyunlarına takıp dinlenmeye bıraktı.
Atları dinlendirdikten sonra tekrar koştu kızağa. Atlar yürümeye başladı. Gittikçe hızlandılar. Adam bir şeyler söyledikçe atlar coşuyor, coştukça hızlarını arttırıyorlardı.
Uzun süren bir yolculuktan sonra kentin giriş kapısına varabilmişti kentin kapısından girdikten sonra bayır aşağı yol almaya başladılar. Adam düşlere dalmıştı. Yarım saat kadar gittikten sonra atların haykırışlarıyla irkildi. Atlar yürümüyorlar, başlarını sağa sola sallaya sallaya kişnemelerini sürdürüyorlardı.
Adam atları sakinleştirmeye çalıştı ne dediyse dinlemedi atlar. Atların bir hayvan ya da hayvan ölüsü gördüklerini sanıp yönlerini geldikleri yola çevirdi. Kızaktan inip yelelerini okşadı, kulaklarına bir şeyler fısıldadı. Zorbela sakinleştirebildi atları. Artık atlarla yol almanın olanağı kalmamıştı. Atları kızaktan çözüp kendi hallerine bıraktı. Her biri bir yana doğru koşmaya başlamıştı. Adam, hayvanların bir hayvan ölüsünden ya da hayvanın kendisinden neden bu kadar korktuklarını anlayamadı. Atların ürktüğü şeyi aramaya başladı. Hiçbir şey görememişti. Ayaklarının altındaki bayır birden düzleşmeye, kayganlaşmaya başladı.dengesini kaybedecek gibi oldu. Sendeledi. Dengesini sağlayıp atların tam ürktüğü yere baktığında, adam atlardan daha büyük bir şaşkınlıkla olduğu yerde donakaldı.
Buzdandı altındaki dünya. Cam gibi bir buz kütlesinin içinde kalmıştı her şey. Yolda yürüyenler, konuşanlar, kanat çırpan bir martı, kavga etmek için gerilmiş bir kedi, yola tükürmek için ağzını açmış bir adam, çocuğuna bağıran anne, işe giden bir genç kız, egzozundan çıkan dumanı havada donmuş bir araba, internet kafede oyun oynarken tuşlara hızla basan bir çocuk, kapıyı çalarken bir postacı, bir okul bahçesinde teneffüste oyun oynarken donmuş çocuklar, bankalarını hortumlayan bankacılar, mecliste birbirlerine bağıran milletvekilleri, dua eden nineler, gülümseyenler, ağlayanlar, ellerinde dolar sallayanlar,çalışan işçiler, trafik polisleri, çöp toplayanlar, havada uçuşan yapraklar, poşetler, kitap okuyanlar, film çevirenler, mendil satan çocuklar, çiçeklerini budayanlar, dalgın dalgın pencereden caddeyi izleyenler, ağızlarındaki son kelimeler, son lokmalar, son şarkılar... Her şey, herkes, her varlık var olduğu son hareketiyle donup kalmıştı. Biri sanki bir düğmeye basmıştı. Adam buz kütlesinin üstünde yürüdükçe gözleri daha da büyüdü, ağzı şaşkınlıktan daha da açıldı. Aklına dinlediği son radyo haberleri geldi. anlamamıştı dinlediği zaman. “İletişim ağları ne ola ki?” diye düşünmeye çalıştı. Okula öğretmeni ziyarete gittiği günü anımsadı birden. ‘İletişim Ünitesi’ yazıyordu panoda. Altında da cep telefonu resimleri, bilgisayarlar, telefon, radyo, televizyon, uydu resimleri vardı. Anlamıştı iletişim ağlarını.
Adam günlerce dolaştı buzdan kentin üstünde oğlunu ve köyünün gençlerini görebilmek için. Göremedi. Kentin saat kulesini gördüğünde bir de takvim asmışlardı saatin yanına. Zaman yıllar öncesini, saat ise şimdiyi gösteriyordu.
“Dıt dıt dıt. Saat yedi. Demirbank iyi günler diler. Günaydın sevgili dinleyiciler. Dün akşam alınan haberlere göre; iletişim ağlarından sızan gazlardan dolayı gezegenimizin ısısı azalmaya devam edecek. Yayınlarımızı sizlere ulaştırabilmek için ülkenin en sıcak yerinden yayınımızı sürdürüyoruz. Isı azalması sürerse, istasyonumuz ülkenin dışına çıkarılacak ve yayınlarımız siz dinleyicilere çöl ülkesinden ulaştırılmaya çalışılacaktır. Gaz giderek daha hızlı sızmaya ve yayılmaya devam ediyor sevgili dinleyiciler. Daha önceki haberlerimizde de belirttiğimiz gibi, bu gazın hangi elementlerden oluştuğunu hiçbir kimyacı çözemedi. Gazın yoğunlaşması ile birlikte gezegenimizin hızla buzullaşabileceği sanılıyor. Aynı iklim kuşağındaki ülkelerde vatandaşlar buzullaşmanın önüne geçek için ormanları ateşe verdiler. Bazı petrol rafinerilerinde sabotaj girişimleri olduğu haberi resmi kaynaklarca doğrulamasa da bize ulaşmış durumda. Halk...”
Buzdan bir zamanı yaşıyordu dünya...
MURATHAN ÇARBOĞA İLE YAĞMALANMIŞ HAYAL DOSYASI ÜZERİNE SÖYLEŞİ
Sevgili Murathan Çarboğa, yayınlanmamış dosya dalında Yağmalanmış Hayal adlı çalışmanızla Cemal Süreya ödülünü aldınız. Sanırım ilk ödüllerinizden biri de Cemal Süreya adına düzenlenen Hatay Şiir Ödülü ikinciliği idi. Şaire neler kazandırır ödüller?
Üstadın uğuru olsa gerek. İstanbul kaynaklı ödüllerim Cemal Süreya isminde kesişiyor. Benim adıma güzel bir tesadüf. Hep eleştirilmiştir ödül kurumu.Doğrudur. Bu alanda ortaya çıkan enflasyon bunu gerektiriyor. Taşrada kendini var etmeye çalışan bir genç şairin ödüllerden başka çıkar yolu var mı? “Ben de varım!” diyebilmek, yalnızlığı, umutsuzluğu kırabilmek adına dosyalar hazırlanır ve “Uzak” şehirlere uçurulur şiirler. İnsan takdir edilmek ve yalnız olmadığını ayrımsamak istiyor. Böyle bir psikoloji ödüllere sürüklemiştir beni, fakat şiirin karşılığı, ödüllere rağmen yalnızlıktan ve mutsuzluktan öteye geçememiştir bende. Plaketinizi alıp dönersiniz küçük dünyanıza ve unutulursunuz.
İlk kitabınızın adı Güne Dönen Rüya idi. Şimdiki dosyanızın adıyla tematik bir zıtlık var gibi geldi bana. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Kırılan bir çocuğun suskunluğu var iki dosyada da. Işığa değer değmez hükmünü yitiren mutlu rüyalar ve bir türlü gerçeğe sığdırılamayan hayal. Gerçeklikle uzlaşamayan aykırı bir çocuğun içe yönelen dünyası. Yağmalanmış Hayal, çocuğun dünyasını alt üst eden bir şehre yönelen tamlama: Adana… Deniz kıyısındaki küçük bir kasabadan, portakal bahçelerinin dingin atmosferinden koparılıp büyük ve ruhsuz bir şehre fırlatılan bir çocuğun bocalayan düşleri… Rüyanın bitimi ve annenin gözlerinden çekilen huzur. “Varoş”a ait olamama sancısı… İki dosyada da aynı çocuk sığınıyor şiire.
Dosyanızda kimi yerli ve yabancı şair adlarına rastlıyoruz. Ama okuma duraklarınızın sadece bunlar olmadığını biliyoruz. Hangi şairlere yakın bulur kendini Murathan Çarboğa?
Okumalarım çok geniş bir yelpazede süregeldi. “Divan Şiiri”nin sonsuz bahçesinde haddimi bilmesini öğrendim. Çevirilerin el verdiği oranda okudum “Dünya Şiiri”ni. “Yeni Türk Edebiyatı”nın belli bir seviyeyi aşmış bütün şairlerini inceledim.”İkinci Yeni”ye daha çok ısındı kanım. Sonra Ahmet Oktay’ı keşfettim. Şiirin son peygamberi edasıyla ahkam kesen birçok ismin arasında yükselen ulaşılmaz bir doruk Ahmet Oktay. Hiçbir şair beni üstad kadar etkilememişir. Kendime yakın buldum, şiirine yakın olmak istediğim tek isim Ahmet Oktay.
Dosya İnkar Metinleri, Huzura Dua , Dağınık , Susulmuş Haikular olmak üzere dört bölümden oluşuyor. İnkar Metinleri’nin ilk şiirinizde Nerval var. İlk kitabınız Güne Dönen Rüya’da da Nerval adlı bir şiiriniz vardı. Nerval ile sizi buluşturanın ne olduğunu öğrenebilir miyiz?
Nerval’in ölüm şekli bile devasa bir şiirdir. Soğuk bir kış akşamı, Paris sokaklarında salınan bir şiir… Sokak lambasına gövdesini iliştiren bir inkar çığlığı…Solgun bir ışık altında parmaklarından dökülen imgeler… Bu manzara çok etkilemiştir beni. Nerval, hayata karşı çıkışın sembolüdür.
Dosyanızın Huzura Dua adlı ikinci bölümünde anneden başlayıp pencereden gökyüzüne açılıyorsunuz. Çocukluğa özlem mi bu bölümdeki şiirler? Ev huzuru mu eşitliyor sizde ki , Huzura Dua adını vermişsiniz bu bölümdeki şiirlere?
Dış dünyaya açılan basamaklardan oluşuyor bu şiirler. Hayata fırlatılan bir çocuğun uzlaşmak zorunda olduğu duraklar. Annede başlayan huzur algısı gökyüzüne açılıyor belirttiğiniz gibi. Huzuru simgeleyen iki tema arasına sığdırılmaya çalışılıyor hayat: “Anne ve Gökyüzü”. Ev, saklanmışlığın, dinginliğin mekanı. Dış dünyaya kapatılan pencereler ve tehlikesiz, kirlenmemiş bir dünya… Sistemin insanı olamamanın ve hayatı çekip çevirememenin sancısıyla dile gelmiş bir kırılma sanırım, çocukluğu geri çağıran ses. Kirlenmişliğin pişmanlığı, yenilginin dinmeyen acısı... Şair, yenilmiş bir insan değil midir günümüz dünyasında?
İnkar Metinleri, Huzura Dua bölümlerinde şiirleriniz genelde uzun dizelerden oluşuyor. Huzura Dua adlı bölümde ise ikiliklerle bitmiş şiirler. Dağınık bölümündeki şiirler ise eski şiirlerinin biçemine benziyor. Şiirlerinizde yeni bir arayışın yansımaları mı bu biçimsel değişiklikler?
Derdi olan bir şiir yazmak istiyorum. Derdi olan ve anlatma dürtüsünü göz ardı etmeyen şiirler. Bu nedenle dosya çalışmaları yapıyorum. Tematik dosyalar hazırlıyorum bu doğrultuda. Hazırladığım dosyaların iç mantığı, farklı biçimlerle cisimleşiyor. Düzyazıya yaklaşan oluşumlar, “Balad”a benzeyen yapılar, “Haiku”lar, “Sone”ler… Betonlaşmış bir şekle bürünmek değil amacım. Her dosya, arayışın ürünü olacak.
Geçen yıl yayınlanmış şiir yıllıklarında şiirin can çekiştiğinden dem vuruluyordu. Günümüz şiiri hakkında neler düşünüyorsunuz?
Bu konuyla ilgili düşüncelerimi Patika dergisindeki bir soruşturmaya yanıt verirken dile getirmiştim geniş bir şekilde. Sanırım elli altıncı sayıdaydı. Dağınık bir manzara var şiirde. Popülist yaklaşımlar, bireysel kaygılar, var olma çabasıyla deneysel alanlara yönelen arayışlar, “Divan Şiirine yamanmaya çalışan poetikalar… Tüketimi, hızı ve unutuşu kutsayan sistemin göz ardı ettiği bir değeri sahiplenmeye çalışan bir azınlığın savruk çırpınışı… Büyük yeteneklerin dışarıda kaldığını düşünüyorum. Yaşanılan gerçekliğin aldatıcı atmosferinde şiirle buluşamayan birçok yetenek var toplumda.


