ŞİİRLER

29/5/2008 · Kategori: Şiir

SOĞUK NEVALE

 

Beni katlayıp dizme raflara

eritebilirim içindeki demir çağını

atma okunmuş  gazete gibi

ekmeğine sar, sofrana ser

kaşığından yağ damlat üzerime

 

Durma karşımda

susarak kaldığın uzun yılları

biraz daha bas gaz pedalına

göstergenin sonuna dayansın ibre

parçalansın lastikler altında

yanıma otur bir şeker daha at çayına

iç içebiliyorsan bu hızda

 

Kuaförün kesip attığı saçlarını

bırak, artık kimin umurunda kesilmiş

bir tutam saç

çimleri biçilmiş bahçeni ver

büyüt saçlarını rüzgarıma

yelken ol

Ol.

 

İbre sona dayandığında

soğur rüzgarda o çay..

 

 

KAR

 

Biliyorlardı dağlılar                                         

kar, eski izsiz uygarlığıdır sessizliğin

unutmuyorlardı

kar külüdür sular..

 

göğün yüzü tülendiğinde

beklenendi,  geldi. üç kez önce doruklara

köyün tek sokağına,çatılara

çocuğunu gömen anne hüznüyle

yağmurdan eğilmiş dallara, dallarda titreyen

hasan kahya kuşlarına,mektuplara, zarflara

resim dersinde tık tık kalem vuruşlarıyla

kar değil de taş yağıyormuşçasına kar resmi çizen

çocukların lastik pabuçlarının yırtıklarından

yün çoraplar içindeki ayaklarını morartıncaya değin

her yeri doldurdu, kefenledi hayatı

camlara bile tırmandı kar...

 

dağlıların ‘karda cana dokunulmaz’lık öyküleri

bir ud tınısı gibi kardan kalan boşlukları doldururken

bu kar kalesinde nedense ben, kar yakacak çiçeklerle

ne zaman biteceğini düşünüyorum kalebentliğimin

kar ki en eski izsiz uygarlığı sessizliğin..

 

 

 

DAĞ VE KAR

 

Anıların kabuğunu yolduğum

Bu her şeye kanlandığım saat

Soruyorum kar tutmuş suskunluğuma

Hangi kanda açar hangi çiçek

Nereye yürürsen yürü

... dağ.

 

Sevmenin ölümü

Hangi tabuta sığar kalbimden başka

Hangi doğuya...

 

Her şey ay ışığında

yağan kar...

 

 

İTGÜLLERİ

 
Bu gece kar                                                                                            

yorgun bir geyik                                                                                     

yıkılacak dağ arıyor kendine...

 

İçimde itgülleri

incecik bir rüzgarda

dışarımda kalırken

çaya bandırılmış çingene karanfilin

jiletten balık gözlerini

aklıma bile gelmemişti seveceğim

böyle buruk, kıyıcı doluşurken içime

yıkılıyor üstüme gecenin

yorgun geyiği..

 

Karın bu sonsuz öyküsünde

üşümeden göğsümüzdeki kırlangıç

 

AYNALI KAPI

Geldiğim yer

dağ başında

tek başına kalmış ahlatın gölgesi

tepeleme yığılı kar öyküleri

ürktüğüm kadar yalnızlık

çöle varır ıssızlığı

 

(Kar ne kadar ıssızlıksa

 o kadar çöl...)

 

Baktığım yer

kent cıngılı

benzemiyor rüzgarın uğultusuna

kim bilir kaç dağ var o kentin içinde

çölü aşmış kaç sırlı kapı...

Her aynaya bakışımızda

üşüyorsak, kar yalnızlığımız

terliyorsak çöl.

 

Kim bilir

kaç aynalı kapı  var o kentte

her yalnızlığın kendine çıktığı..

 

(çöldeydim buzdandım

zamansızlığa çıktım.) 

 

 
SIKINTI

 
Kovalarla su döküyorsun sobaya

kar savuran rüzgara açıyorsun bütün pencereleri

testiler çeviriyorsun ağzına, içtiğin su değil

kazanlarca kaynamış yağ sanki!.

Bitmiyor sıkıntının sevinci yağmalaması.

 

Bakışının menzilinde başka dünyalar

sarıldığın hiç bir şiirde içine varmıyor

kim düğümledi bu yolları denizleri kim kuruttu

kim saldı seni bir karafatma gibi

kum ovalarının sonsuzluğuna

 

mayına basmış kanlı uçurtma

burada mı aradığın mavi deniz lekesi

nereden takıldın acının sınır tellerine.

gördün işte kanında kendini seyreden eliği

yaşadığın sürekli bir deniz çekilmesi...

 

yalan bu tipi bu kanırtan sessizlik

her mevsim başı değişen dağ değil

pencerene asılmış duvar kağıdı sanki

yaşadığın günde rüya kadar izi yok

 

kanatları yağlı boyaya bandırılmış kelebek

yarandan eskiydi hep deşileceğin bıçaklar

payına düşen ortalama hayat, usandıran aynılık

çırpınsan biraz daha

hayata sürtünmekten tutuşacaksın

 

tutuş!.

 

 

 

UZAK TAY

 

Yaz yoksulu üşüyen kalbimle

sevgilim diyorum, dağılıyor

buzuluma yatan kırlangıç

soruyorum kendime, bir ceset

ne kadar yaşayabilir daha...

 

Hayatı şarkı gibi yaşayanlar vardı

alışkanlıklar çölünü yeşertenler

gülüşlerinde bu dağları eriten onlardı

neredeler..

Gecenin uzak yerindeyim şimdi

 

Nasıl yaşanır bu azlıkta

en yakın çiçek bir mevsim uzak/tayken

yaz yoksulu üşüyen kalbimle

bir top kar olup o kederli geyiğin

kalbine bindimde geldim

size. kendime belki de..

 

Unuttum hangi yanlışın yalnızı olduğumu....

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı

ÖYKÜLER

6/4/2008 · Kategori: Öykü

AYNALAR


 

                                                                        

bir kurt nasıl kuşanırsa öyle kar günlerini

aynalar kuşanıyor aynadaki tenini...”

 Hilmi Yavuz (ten sonnet’si -Ayna Şiirleri)

 

Dali, kalemini eline alıp karalama kağıtlarına önce bir çöl çizdi. Sonra kurumuş bir kaktüs ağacı... Derken küçük küçük tepeler... Çöle ait ne varsa çiziyordu. Kurumuş otlar, akrepler... Bir iskelet eksik kalmıştı.

Okuduğum Red Kit çizgi romanlarındaki çöl sahnelerini andırıyordu kalemle çizilen çöl.İnek başı çizeceğini sandığım Dali, bir deve iskeleti konduruverdi resme son olarak. Beni görmüyordu. Yanındaydım oysa. Gözlerini kısıp pencereden içeriye doluşan  gün ışığını süzmeye başladı.Bulutsuzdu hava. Güneşin bütün ışınları sanki Dali’nin atölyesine doluşuyordu.Kalemi bırakıp tuvalin karşısına geçti.Karalama kağıdına çizdiği her şeyi tuvale boyamaya başladı bu kez. Sıra tam deve iskeletini çizmeye gelince biraz düşündü. İzliyordum. Gövdesinden başladı çizmeye. O çizerken ben kemiklerini sayıyordum devenin. Gövdesini bitirince gövdemin bittiğini, izleyen benden eksildiğini duyumsuyordum. Derken ayaklarım eksilmeye başladı. Dali resmi bitirmenin sevinciyle imzasını atmaya başladığında ben artık Dali’yi resimdeki deve iskeletinin göz çukurlarından izliyordum.

Resim sergisinde herkes benim göz çukurlarıma hayranlıkla bakarken, ben şaşkınlıktan ölü bir deve iskeleti olmanın sancısını yaşıyordum. Bir yere bağlı kalıp da iplerden kutulamamanın sıkıntısı... Resme bakan hiç kimse de farkımda değildi.

 

Kan ter içinde uyandım. Çölde bir deve iskeleti, hem de tuvalde bir deve iskeleti olmadığımın farkına varınca baharı karşılayan kardelen çiçekleri kadar sevinç duydum. Ne güzeldi insan olmak. Bir tuval olmamak... Bir iskelet olmamak tuvalde, ne güzeldi...

Sevincim uzun sürmedi. Uyandığım odada baktığım her yerde kendimi çırıl çıplak bulduğumu fark edince sevincim şaşkınlığa bıraktı yerini. Yere baktım. Yerler aynadandı. Karşı duvarlara baktım, aynadandı. Tavana baktım, aynadan... Karşılıklı bütün duvarlar aynadan... Ne çok ben vardı, ne çok ayna... Sise benzeyen soluk bir ışık aydınlatıyordu odayı. Kapıyı arandım, pencerelerini, soba deliklerini...

Aynadan bir kutunun içindeydim. Kendime ait bir eşya aradım. Bu kutuda yuvarlak, sarı kurmalı saatimden başka bana ait hiçbir şey yoktu. Ayna ve saat... ‘Deliyor muyum acaba?’ diye düşündüm. Nereye baksam sonsuzdum. Gözlerimi tavana diktiğimde iç içe geçmiş sonsuz tane yüzüm oluyordu. Odanın içinde yürümeye çalışsam sonsuz tane bacaklarım  oluyordu. Duvardan duvara koştum. Aynadan aynaya...

Bendim hepsi.

 

İnsan ne kadar bakabilirdi ki kendine... Aynalarda hayallerini görebilir miydi insan? Gözüm aynalara açıkken hiçbir şeyin düşünü kuramıyordum. En sonunda yoruldum usandım kendime bakmaktan. Boylu boyunca yere uzanıp gözlerimi yumdum kendimi görmemek için.

 

Önceki gün pazara gidecektim. Traktör gelemeyince gidememiştim. Karın gittikçe yükseldiğini görünce, çocuklara bu gün için okula gelmemelerini söylemiştim. Onlar da yitip gitmişlerdi kar taneleri arasında evlerine doğru. Bahçedeki fındık ağaçları arasından bakakalmıştım arkalarından. Okulun önündeki derenin sesinden başka hiçbir şeyin sesi duyulmuyordu. Her şey sesini yitirmişti. Kar hayat belirtisi olabilecek bütün sesleri emip sulara taşımıştı sanki. Suları dikkatle dinleyen insan, dağın bütün kuşlarının sesini duyardı. Kurtların sesini, domuzların, çakalların, çocukların, karacaların sesini duyardı.

Kardan ağarık bir adam olarak içeri girmiştim. Bağıra bağıra ‘Karşıki dağı duman bürümüş/Ellerin mektubu gelmiş okunur/Benim yüreğime sokulur/Sokulur aman’ diye türkü söylüyordum teneke sobanın başında. Elektrikler her zamanki gibi kar tanelerini görünce kesilmişti. Bir gün önceden sobanın üstüne hamlaması için kuru fasulyeye sos hazırlamaya koyulmuştum türküden sonra. İçeride akşamın loşluğu vardı. Leşliği vardı. Bıkmıştım insansız akşamlardan. Durmadan mektup yazardım akşamları. Çoğunu  göndermeyeceğim mektuplar... Uzun süredir kimsenin mektubunun da geldiği yoktu.

Fasulyeye alaca karanlıkta hazırladığım sosu tencereye boşlatıp yemeğin olmasını beklemiştim sıkıntıyla. Karnım gurulduyordu.

Kitaplarımı, okul anılarını taşıyan fotoğrafları karıştırdımsa da yemekten başka bir şey düşünemiyordum. Fareler dokunmuyordum. Bir canlı soluğu olması anlamlı geliyordu saçma da olsa. Aramızda anlaşma vardı sanki. Kitaplarıma dokunmuyorlardı hiç. Ancak hole bıraktığım ekmekleri yiyorlardı. Bir arkadaşa beş sayfa dolusu fareleri anlatan bir mektup göndermiştim. Farelerden bahsedene kadar anlamıyordu yalnızlığımı. Mektuba cevapta ‘anladım’ diyebilmişti. Çok mu zordu anlamak?..

Zordu...

 

Yemeğimi yedikten sonra lüksün patlak gömlekli hırıltılı ışığında bu kez yeniden baktım bilmem kaç bininci kez fotoğraflara. “Bir sincap gibi mesela..”bilmem kaç binici kez yeniden okudum Nazım’ı... Her şey aşındı. Beni ne kadar anlıyorlarsa, ben de o kadar anlıyordum fotoğraftaki yüzleri...  hayvani bir duygu vardı içimde. Hayatta kalabilme duygusu.biyolojik varlığımı sürdürmekten başka hiçbir şey derin anlam taşımıyordu.

Pencereden dağın yamacında biriken karı izlerken uyuyakalmışım.   

 

Kapıya vurulduğunu duyduğumda, irkilerek uyandım. Akşam baktığım pencerene hiç ışık gelmiyordu. El yordamıyla kapıya kadar ulaşıp açtım kapıyı. İçeriye kar yığını doluşunca kendime gelebildim. Köylülerdi. Ayakları görünüyordu kapıdan. Kar kapıyı kapatmıştı. Selamlaştık. Geceleri lojmana gelmekten korkarlardı. Dereden şeytan çıkacağına inanırlardı. Dereyi aşmadan da bana ulaşmak zordu tabi. Soba küreği ile içeriye doluşan karları attıktan sonra. Dışarıya doğru yükselen merdiven yaparak alabilmiştim köylüleri içeri. Kapıyı açık bırakmıştım ışığın girebilmesi için.bana biraz sitem ettikten sonra bir ihtiyacım olup olmadığını sormuşlardı. Evlerine götürmek istiyorlardı. “Yarın gelin. İşim var biraz.” Odunluğa çığır açmalarını istedim. Giyle dedikleri raketlerini  ayakkabılarının altına taktıktan sonra odunluğa çığır açıp gitmişlerdi. Yüzümü bile yıkamamıştım daha. Muslukları yokladım. Su donmuştu. Korka korka bodrumdan üst kata çıkar gibi tırmandım kardan merdivenin basamaklarını. Karla yüzümü ovuşturdum yıkama niyetine. Geriye dönüp çamaşır leğenini aldım. Açtıkları çığır, kar taze olduğundan taşımıyordu beni. Çamaşır leğenini raket gibi kullanarak   odunluğa kırk beş dakikada varabildim. Oysa otuz metre bile değildi odunluk lojmana. Leğeni odunla doldurursam lojmana dönemeyeceğim geldi aklıma. Doldurmadan, leğeninin içine basa basa aynı sürede ulaşabildim lojmana. Karın boyu çatıyla birdi. Usanmadan da devam ediyordu yağmaya. Hem de ne yağış!.. ceviz tanesi gibiydi her biri.

Ellerim, yüzüm donmuş bir vaziyette girdim içeriye. Kapıyı kapatmadan lüksü bulup baktım son kibritlerden biriyle. Uyduruk bir kahvaltı hazırladım kendime. Kahvaltımı yaptıktan sonra yeniden yatağa uzandım. Yapacak  bir şey yoktu. Hiç bir şey yoktu. Dışarısı aydınlıktı ve ben içeride lüks ışığıyla duruyordum.

Uzandığım yerden sessizliğin sesini dinlemeye başladım. Yoktu. Sesi yoktu sessizliğin. Merdiven geldi aklıma. Dışarıya çıktım tekrar. Yağan kara aldırmadan derenin sesini dinlemeye başladım. Ne kadar durdum son basamakta, hatırlamıyorum. Çok üşümüştüm. Sesleri kulağıma doldurtabildiğim kadar doldurdum. Her tarafım kar olmuştu. Donmak üzereyken içeri girdim.

İçeride üzerimi değiştikten sonra sesleri, kimlerin, hangi hayvanların seslerine benzediklerini düşündüm uzandığım yerden. Artık hiçbir sesi benzetemiyordum. Ses kalmamıştı çünkü.

Uyuyakalmışım.

 

Gözlerimi açtığımda yeniden karşılaştım kendi sonsuzluğumla. Hiçbir şey düşünemiyordum sessizlikten ve yalnızlıktan başka. Kapı çalındı. Ama kapı yoktu.

“Hocaaa! Aç kapıyı, mektubun var.” Hoca kelimesi duyulur duyulmaz, kapının olduğu yerden ayna erimeye başladı. Bir kapılık bir yer belirdi yalnız. Mektubu bırakıp gitti adam. Mektubu açıp okumaya başladım.

 

“Seni özledim.

Sesini özledim.. gülümseyişini.. gözlerinin ışığını...

Bu kent sensizliği taşıyamıyor artık.

Gelsene...

Kır çiçekleri de getir bana. Bu kentte çiçekler kokusunu çoktan yitirdi...”

 

Sesli sesli, tekrar tekrar okumaya başladım mektubu. Ben sesimi yükselttikçe aynalar daha hızlı erimeye başladı. Aynalar eridikçe, akşam yattığım odam, bana ait eşyalar, kitaplar, resimler çıktı ortaya.

Sesimin sıcaklığı aynaları eritti.

Mektubun sıcaklığıydı...

 

Aynalardan buzdandı.





BUZUN KÂBUSU
 

 

 

Ateşin başında ısıttığı konserveleri yerken atları seyrediyordu. Çok seviyordu atlarını. Günlerdir yol alıyordu. Yollar uzun, atlar yordundu. Dünyanın üstüne bembeyaz, kocaman bir çarşaf gerilmişti sanki. Karın  kör edici beyazlığını bir atların renklerini seyrederken yırtabiliyordu. “İyi ki beyaz renkli seçmemişim atları.” diye söylendi kendi kendine. “Her şeyin beyaz olduğu bir dünyada bir de atların rengi... İyi ki atların beyazını seçmemişim.”

Yemeğini bitirdikten sonra ateşin hemen yanı başında yemlerini yerken burunlarından buharlar çıkaran atların yanına gitti. Yelelerini okşadı. “Dostlarım, yoruldunuz biliyorum. Az kaldı. Dayanın. Sıkın dişlerinizi biraz daha.” Atlara rahatlatıcı  bir ses tonuyla bir şeyler söyleyip üzerlerine birer çul örttü. Kızağın üstüne serdiği tulumun içine girdi. Yıldızları seyre daldı. Geceleri uyumak için uzandığında yıldızları seyretmek, ona başka yerlerde başka insanların hâlâ yaşadıkları duygusunu yaşatıyordu.

Sabahı beklemekten başka yapacak bir şey yoktu. Oğluna yaklaşmış olmanın sevinciyle uykuya vardı.

Uyandığında güneşin ışıklarıyla göz göze geldi. Pırıl pırıldı güneş. Karın üstündeki yansımalar gözlerini kamaştırıyordu. Yansımaların gözlerini ağrıttığını fark edince atlara çevirdi gözlerini. Akşamdan kalan ateşe doğru yürüdü. Yerden bir kömür parçası alıp gözlerine doğru sürmeye başladı. Atların yanına varıp kulaklarına bir şeyler fısıldadı.

 

Radyo sabah haberleri anonsunu yapıyordu. “Dıt dıt dıt. Saat yedi. Demirbank iyi günler diler. Günaydın sevgili dinleyiciler. Dün akşam alınan haberlere göre; iletişim ağlarından sızan gazlardan dolayı gezegenimizin ısısı azalmaya devam edecek. Yayınlarımızı sizlere ulaştırabilmek için ülkenin en sıcak yerinden yayınımızı sürdürüyoruz. Isı azalması sürerse, istasyonumuz ülkenin dışına çıkarılacak ve yayınlarımız siz dinleyicilere çöl ülkesinden ulaştırılmaya çalışılacaktır. Gaz  giderek daha hızlı sızmaya ve yayılmaya devam ediyor sevgili dinleyiciler. Daha önceki haberlerimizde de  belirttiğimiz gibi, bu gazın hangi elementlerden oluştuğunu hiçbir kimyacı çözemedi. Gazın yoğunlaşması ile birlikte  gezegenimizin hızla buzullaşabileceği sanılıyor. Aynı iklim kuşağındaki ülkelerde vatandaşlar buzullaşmanın önüne geçek için ormanları ateşe verdiler.  Bazı petrol rafinerilerinde sabotaj girişimleri olduğu haberi resmi kaynaklarca doğrulamasa da bize ulaşmış durumda. Halk...”  radyoyu kapattı. Paniğe kapılmış haber sunucusunun sesini daha fazla duymak istemedi. Atların günlük bakımlarını yapıp önlerine de yiyecek bir şeyler koydu. Kendine de kalan yiyeceklerin bir kısmıyla kahvaltı hazırladı. Kahvaltısını bitirdikten sonra atlarla konuşa konuşa onları kızağa koştu. Yerde kalan eşyalarını kızağa yerleştirdi.

 “hadi gidelim dostlarım. Deeaah!” yolların çoğu gitmiş azı kalmıştı. Yıllardır kendini aramayan oğlunu bulabilecek miydi büyük kentte? Köyden büyük kente giden oğlu, ilk yıllar babasını aramış, yılda bir de olsa baba ocağına dönmüş,  büyük şehre  geri gitmişti. Yıllardır ne kendisinden ne de  o köyden aynı kentte bulunan diğer insanlardan haber alınabilmişti. Köylüler, toplanmışlar, geri dönmeyen, kendilerini aramayan çocuklarının sağlıklarından kuşkulanmaya başlamışlar, en sonunda iyi at sürücü, yollara dayanıklı olan hayat dostu bu adamı seçmeye karar vermişlerdi. Diğerleri arasından da belki yollara bu kadar dayanabilenler çıkabilirdi. Ancak kahramanımızın atlarla arasında diğer insanların gördüğü fakat anlayamadığı bir bağ vardı. Anlıyorlardı birbirlerini. Bu bağ, atlar yorulsa da  onlara güç verebilirdi.

Radyoyu açtı tekrar. Hiçbir ses gelmiyordu radyodan. “Pilleri mi bitti acaba?” diye söylenerek radyonun kapağını çıkarıp pil yatağına baktı. Biraz ileri geri çevirdi pilleri. Radyodan hafif bir cızırtı geldi. Suyu kesik bir çeşmenin sesini andırıyordu cızırtılardan sonra gelen ses. Yayın yoktu. Kısa dalga, uzun, orta, fm... hiç birinden sssssss sesinden başka ses gelmiyordu. Yabancı ülkelerin yayınlarını aradı biraz daha yavaş çevirerek ibre düğmesini. Hiçbir yerden herhangi bir ses gelmiyordu. Kapattı radyoyu.

“Az kaldı. Bugün inşallah ulaşabilirim kente. Bulabilir miyim oğlumu? Verdiği adreste mi bakalım hâlâ? Günlerce aramam gerekecek belki. Olsun. Bulayım da günlerce arayayım. O diğer insanların da nerde olduğunu biliyordur. Onları da bulurum oğlumu bulduktan sonra. Hele bir varalım...”

 

Aştıkları dağdan sonra kent uzaktan  görünmüştü. Kente iyice yaklaşmıştı. Dakikalar sonra oğlunun soluk aldığı dünyayı soluyacaktı o da. Atlar burnundan solumaya başlamıştı su kaynatan arabalar gibi. Hızları gittikçe azalıyordu. “Dayanın aslanlarım! Az kaldı. Dayanın ha...” atların dayanacak halleri kalmamıştı. Susamıştı atlar. Acıkmışlardı. Durdurdu kızağı... Kızaktaki kovaları alıp yere indi. Atların koşumlarını söktü. Kovaları karla doldurduktan sonra bir ateş yaktı. Ateşin üstüne kovaları yerleştirdi. Durmadan karla besledi kovaları. Bir kova dolusu kar bir avuç su etmiyordu. Kar eridikçe doldurdu  kovaları. Kar eridikçe doldurdu. Atlara yetecek kadar suyla doldurmayı başarmıştı. Suladı yorgun atları. Atları suladıktan sonra yem torbalarını boyunlarına takıp dinlenmeye bıraktı.

Atları dinlendirdikten sonra tekrar koştu kızağa. Atlar yürümeye başladı. Gittikçe hızlandılar. Adam bir şeyler söyledikçe atlar coşuyor, coştukça hızlarını arttırıyorlardı.

Uzun süren bir yolculuktan sonra kentin giriş kapısına varabilmişti kentin kapısından girdikten sonra  bayır aşağı yol almaya başladılar. Adam düşlere dalmıştı. Yarım saat kadar gittikten sonra  atların haykırışlarıyla irkildi. Atlar yürümüyorlar, başlarını sağa sola sallaya sallaya kişnemelerini sürdürüyorlardı.

Adam atları sakinleştirmeye çalıştı ne dediyse dinlemedi atlar. Atların bir hayvan ya da hayvan ölüsü gördüklerini sanıp yönlerini geldikleri yola çevirdi. Kızaktan inip yelelerini okşadı, kulaklarına bir şeyler fısıldadı. Zorbela sakinleştirebildi atları. Artık atlarla  yol almanın olanağı kalmamıştı. Atları kızaktan çözüp kendi hallerine bıraktı. Her biri bir yana doğru koşmaya başlamıştı.  Adam, hayvanların bir hayvan ölüsünden ya da hayvanın kendisinden neden bu kadar korktuklarını anlayamadı. Atların ürktüğü şeyi aramaya başladı. Hiçbir şey görememişti. Ayaklarının altındaki bayır birden düzleşmeye, kayganlaşmaya başladı.dengesini kaybedecek gibi oldu. Sendeledi. Dengesini sağlayıp atların tam ürktüğü yere baktığında, adam atlardan daha büyük bir şaşkınlıkla olduğu yerde donakaldı.

     Buzdandı altındaki dünya. Cam gibi bir buz kütlesinin içinde kalmıştı her şey. Yolda yürüyenler, konuşanlar, kanat çırpan bir martı, kavga etmek için gerilmiş bir kedi, yola tükürmek için ağzını açmış bir adam, çocuğuna bağıran anne, işe giden bir genç kız, egzozundan çıkan dumanı havada donmuş bir araba, internet kafede  oyun oynarken tuşlara hızla basan bir çocuk,  kapıyı çalarken bir postacı, bir okul bahçesinde teneffüste oyun oynarken donmuş çocuklar, bankalarını hortumlayan bankacılar, mecliste birbirlerine bağıran milletvekilleri, dua eden nineler, gülümseyenler, ağlayanlar, ellerinde dolar sallayanlar,çalışan işçiler, trafik polisleri, çöp toplayanlar, havada uçuşan yapraklar, poşetler, kitap okuyanlar, film çevirenler, mendil satan çocuklar, çiçeklerini budayanlar, dalgın dalgın pencereden caddeyi izleyenler, ağızlarındaki son kelimeler, son lokmalar, son şarkılar... Her şey, herkes, her varlık var olduğu son hareketiyle donup kalmıştı. Biri sanki bir düğmeye basmıştı. Adam buz kütlesinin üstünde yürüdükçe gözleri daha da büyüdü, ağzı şaşkınlıktan daha da açıldı. Aklına dinlediği son radyo haberleri geldi. anlamamıştı dinlediği zaman. “İletişim ağları ne ola ki?” diye düşünmeye çalıştı. Okula öğretmeni ziyarete gittiği günü anımsadı birden. ‘İletişim Ünitesi’ yazıyordu panoda. Altında da cep telefonu resimleri, bilgisayarlar, telefon, radyo, televizyon, uydu resimleri vardı. Anlamıştı iletişim ağlarını.

Adam günlerce dolaştı buzdan kentin üstünde oğlunu ve köyünün gençlerini görebilmek için. Göremedi. Kentin saat kulesini gördüğünde bir de takvim asmışlardı saatin yanına. Zaman yıllar öncesini, saat ise şimdiyi gösteriyordu.

      Dıt dıt dıt. Saat yedi. Demirbank iyi günler diler. Günaydın sevgili dinleyiciler. Dün akşam alınan haberlere göre; iletişim ağlarından sızan gazlardan dolayı gezegenimizin ısısı azalmaya devam edecek. Yayınlarımızı sizlere ulaştırabilmek için ülkenin en sıcak yerinden yayınımızı sürdürüyoruz. Isı azalması sürerse, istasyonumuz ülkenin dışına çıkarılacak ve yayınlarımız siz dinleyicilere çöl ülkesinden ulaştırılmaya çalışılacaktır. Gaz  giderek daha hızlı sızmaya ve yayılmaya devam ediyor sevgili dinleyiciler. Daha önceki haberlerimizde de  belirttiğimiz gibi, bu gazın hangi elementlerden oluştuğunu hiçbir kimyacı çözemedi. Gazın yoğunlaşması ile birlikte  gezegenimizin hızla buzullaşabileceği sanılıyor. Aynı iklim kuşağındaki ülkelerde vatandaşlar buzullaşmanın önüne geçek için ormanları ateşe verdiler.  Bazı petrol rafinerilerinde sabotaj girişimleri olduğu haberi resmi kaynaklarca doğrulamasa da bize ulaşmış durumda. Halk...”

 

Buzdan bir zamanı yaşıyordu dünya...

 

 

 

Kalıcı Bağlantı

MURATHAN ÇARBOĞA İLE YAĞMALANMIŞ HAYAL DOSYASI ÜZERİNE SÖYLEŞİ

6/4/2008 · Kategori: Söyleşi


 

 
Sevgili Murathan Çarboğa,  yayınlanmamış dosya dalında Yağmalanmış Hayal adlı çalışmanızla Cemal Süreya ödülünü aldınız. Sanırım ilk ödüllerinizden biri de Cemal Süreya adına düzenlenen Hatay Şiir Ödülü ikinciliği idi.  Şaire neler kazandırır ödüller?
Üstadın  uğuru  olsa  gerek. İstanbul  kaynaklı  ödüllerim  Cemal  Süreya  isminde  kesişiyor. Benim  adıma  güzel  bir  tesadüf. Hep  eleştirilmiştir  ödül  kurumu.Doğrudur. Bu  alanda  ortaya  çıkan  enflasyon  bunu  gerektiriyor. Taşrada  kendini  var  etmeye  çalışan  bir  genç  şairin  ödüllerden  başka  çıkar  yolu  var mı? “Ben de  varım!”  diyebilmek,  yalnızlığı,  umutsuzluğu  kırabilmek  adına  dosyalar  hazırlanır  ve  “Uzak”  şehirlere  uçurulur  şiirler. İnsan  takdir  edilmek  ve  yalnız  olmadığını  ayrımsamak  istiyor. Böyle  bir  psikoloji  ödüllere  sürüklemiştir  beni,  fakat  şiirin  karşılığı,  ödüllere  rağmen  yalnızlıktan  ve  mutsuzluktan  öteye  geçememiştir  bende. Plaketinizi  alıp  dönersiniz  küçük  dünyanıza  ve  unutulursunuz.

 

 

İlk kitabınızın adı Güne Dönen Rüya idi. Şimdiki dosyanızın adıyla tematik bir zıtlık var gibi geldi bana. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Kırılan  bir  çocuğun  suskunluğu  var  iki  dosyada  da. Işığa  değer  değmez  hükmünü  yitiren  mutlu  rüyalar  ve  bir  türlü  gerçeğe  sığdırılamayan  hayal. Gerçeklikle  uzlaşamayan  aykırı  bir  çocuğun  içe  yönelen  dünyası. Yağmalanmış  Hayal,  çocuğun  dünyasını  alt  üst  eden  bir  şehre  yönelen  tamlama: Adana… Deniz  kıyısındaki  küçük  bir  kasabadan,  portakal  bahçelerinin  dingin  atmosferinden  koparılıp  büyük  ve  ruhsuz  bir  şehre  fırlatılan  bir  çocuğun  bocalayan  düşleri… Rüyanın  bitimi  ve  annenin  gözlerinden  çekilen  huzur. “Varoş”a  ait  olamama  sancısı… İki  dosyada  da  aynı  çocuk  sığınıyor  şiire. 

 

Dosyanızda kimi yerli ve yabancı şair adlarına rastlıyoruz. Ama okuma duraklarınızın  sadece bunlar olmadığını biliyoruz. Hangi şairlere yakın bulur kendini Murathan Çarboğa?

Okumalarım  çok  geniş  bir  yelpazede  süregeldi. “Divan  Şiiri”nin  sonsuz  bahçesinde  haddimi  bilmesini  öğrendim. Çevirilerin  el  verdiği  oranda  okudum  “Dünya  Şiiri”ni. “Yeni  Türk  Edebiyatı”nın  belli  bir  seviyeyi  aşmış  bütün  şairlerini  inceledim.”İkinci  Yeni”ye  daha  çok  ısındı  kanım. Sonra  Ahmet  Oktay’ı  keşfettim. Şiirin  son  peygamberi  edasıyla  ahkam  kesen  birçok  ismin  arasında  yükselen  ulaşılmaz  bir  doruk  Ahmet  Oktay. Hiçbir  şair  beni  üstad  kadar  etkilememişir. Kendime  yakın  buldum,  şiirine  yakın  olmak  istediğim  tek  isim  Ahmet  Oktay.

 

Dosya İnkar  Metinleri, Huzura  Dua , Dağınık , Susulmuş  Haikular  olmak üzere dört bölümden oluşuyor. İnkar Metinleri’nin ilk şiirinizde Nerval var. İlk kitabınız Güne Dönen Rüya’da da  Nerval adlı bir şiiriniz vardı. Nerval ile sizi buluşturanın  ne olduğunu öğrenebilir miyiz?

Nerval’in  ölüm  şekli  bile  devasa  bir  şiirdir. Soğuk  bir  kış  akşamı,  Paris  sokaklarında  salınan  bir  şiir… Sokak  lambasına  gövdesini  iliştiren  bir  inkar  çığlığı…Solgun  bir  ışık  altında  parmaklarından  dökülen  imgeler… Bu  manzara  çok  etkilemiştir  beni. Nerval,  hayata  karşı  çıkışın  sembolüdür.

 

Dosyanızın Huzura  Dua  adlı ikinci bölümünde anneden başlayıp pencereden gökyüzüne açılıyorsunuz. Çocukluğa özlem mi bu bölümdeki şiirler? Ev huzuru mu eşitliyor sizde ki , Huzura Dua adını vermişsiniz bu bölümdeki şiirlere?

Dış  dünyaya  açılan  basamaklardan  oluşuyor  bu  şiirler. Hayata  fırlatılan  bir  çocuğun  uzlaşmak  zorunda  olduğu  duraklar. Annede  başlayan  huzur  algısı  gökyüzüne  açılıyor  belirttiğiniz  gibi. Huzuru  simgeleyen  iki  tema  arasına  sığdırılmaya  çalışılıyor  hayat: “Anne  ve  Gökyüzü”. Ev, saklanmışlığın,  dinginliğin  mekanı. Dış  dünyaya  kapatılan  pencereler  ve  tehlikesiz,  kirlenmemiş  bir  dünya… Sistemin  insanı  olamamanın  ve  hayatı  çekip  çevirememenin  sancısıyla  dile  gelmiş  bir  kırılma  sanırım,  çocukluğu  geri  çağıran  ses. Kirlenmişliğin  pişmanlığı, yenilginin  dinmeyen  acısı... Şair,  yenilmiş  bir  insan  değil midir  günümüz dünyasında?

 

 

 

İnkar  Metinleri, Huzura  Dua bölümlerinde şiirleriniz genelde uzun dizelerden oluşuyor. Huzura Dua adlı bölümde ise ikiliklerle bitmiş şiirler. Dağınık bölümündeki şiirler  ise eski şiirlerinin biçemine benziyor. Şiirlerinizde yeni bir arayışın yansımaları mı  bu biçimsel değişiklikler?

Derdi  olan  bir  şiir  yazmak  istiyorum. Derdi  olan  ve  anlatma  dürtüsünü  göz  ardı  etmeyen  şiirler. Bu  nedenle  dosya  çalışmaları  yapıyorum. Tematik  dosyalar  hazırlıyorum  bu  doğrultuda. Hazırladığım  dosyaların    mantığı,  farklı  biçimlerle  cisimleşiyor. Düzyazıya  yaklaşan  oluşumlar,  “Balad”a   benzeyen  yapılar, “Haiku”lar,  “Sone”ler… Betonlaşmış  bir  şekle  bürünmek  değil  amacım. Her  dosya,  arayışın  ürünü  olacak.    

 

Geçen yıl yayınlanmış şiir yıllıklarında şiirin can çekiştiğinden dem vuruluyordu. Günümüz şiiri hakkında neler düşünüyorsunuz?

Bu  konuyla  ilgili  düşüncelerimi  Patika  dergisindeki  bir  soruşturmaya  yanıt  verirken  dile  getirmiştim  geniş  bir  şekilde. Sanırım   elli  altıncı  sayıdaydı. Dağınık  bir  manzara  var  şiirde. Popülist  yaklaşımlar,  bireysel  kaygılar, var  olma  çabasıyla  deneysel  alanlara  yönelen  arayışlar, “Divan  Şiirine  yamanmaya  çalışan  poetikalar…  Tüketimi,  hızı  ve  unutuşu  kutsayan  sistemin  göz  ardı  ettiği  bir  değeri  sahiplenmeye  çalışan  bir  azınlığın  savruk  çırpınışı… Büyük  yeteneklerin  dışarıda  kaldığını  düşünüyorum. Yaşanılan  gerçekliğin  aldatıcı  atmosferinde  şiirle  buluşamayan  birçok  yetenek  var  toplumda.